1973 yapımı bir Yeşilçam filmi olan Canım Kardeşim yoksulluğun, yoksunluğun, acının, kederin, çaresizliğin derinlemesine ele alındığı bir yapıt. Duyduğumuz an içimize işleyen müziğiyle birlikte her sahnesinde ve son saniyesine kadar bize anlatmak istediği bir derdi var filmin…

Açılış sahnesinden itibaren filmin geçtiği mahalledeki yoksulluk evlerin gece kondu, yerlerin tamamen çamurla kaplı olmasıyla, su olmayışı ve kova kova su taşıyan kadınlarla betimleniyor ve böylece yönetmen bize dramatik bir film izleyeceğimizin çerçevesini ilk andan çizmiş oluyor. Film boyunca dikkat çeken iki temel nokta var. Bunlardan ilki filmdeki hiçbir karakterin gerçekten çalışarak para kazanmayışı, ikincisi ise çocuktan yetişkine neredeyse tüm karakterlerin acımasız ve vicdansız tasviri.

Film hikayesini kısaca özetleyecek olursak Balkanlardaki savaş sonrası İstanbul’a göç etmek zorunda kalan Mustafa Efendi eşini kaybetmiş, oğulları Murat ve Kahraman ile bir gecekondu mahallesinde yaşamaktadır. Onların yaşamının en yakın eşlikçisi de Murat’ın arkadaşı Halit’tir. Mustafa Efendi evin geçimini eşeği ile su satarak sağlamaya çalışırken yetişkin oğul Murat işsiz güçsüz etrafta Halit’le birlikte dolaşmakta ve yalnızca günü geçirmek, karnını basitçe doyurmak üzere yaşamaktadır. Bu sırada küçük oğlan Kahraman okula gidip gelmeye çalışır, ancak onun kişisel bakımıyla, dersleriyle, duygusal ihtiyaçlarıyla ne abisi ne de babası ilgilenmektedir. Alkol bağımlısı baba çoğunlukla eve sarhoş gelir ve Kahraman’a şiddet gösterip hakaretler savurur. Sarhoş bir akşamda baba ağzında sigara ile uyuyakaldığı için yangına sebep olur ve oracıkta boğularak ölür. Cenazeyi kaldıracak paraları bile yokken bu paraya ulaşmak için evin geçim kaynağı olan eşek satılarak bir miktar bulunur, kalanı da mahalliden istenir. Tam burada biraz duraksayıp filmdeki yetişkin karakterlerin yetişkin sorumluluğundan ne kadar azade olduğuna bir bakalım. Ana karakterimiz Kahraman’ın yaşamdaki temel ihtiyaçların dahi sağlanamadığı bir evde büyümeye çalışmakta olduğunu görüyoruz. Baba öldükten sonra evin ve Kahraman’ın sorumluluğu Murat’a geçer ve öğretmen tarafından okula çağrıldığı ve doktora götürülmesi gerektiği söylendiği bir günün sonunda Kahraman’ın kanser olduğu öğrenilir. Hikayenin burasına kadar abi Murat kardeşine oldukça merhametsiz, özensiz ve şefkatsiz davranıyorken buradan sonra öğretmenin de yönlendirmesi ile Kahraman’ın tüm isteklerini yerine getirmeye karar verir. Ancak bu istekler için gereken en temel araç yoktur; para… Filmin burasına kadar karakterlerin vicdanından eser görmüyor iken buradan sonra süperego devreye girmeye başlar ve filmin seyri değişir.

Parayı çalışarak kazanmak yerine en hızlı, kolay yol olarak bilinen ve tüm mahallelinin yaptığı gibi kanlarını satarak elde etmeye karar verirler. Burada izleyiciyi düşündüren bir ikilem ortaya konmaktadır. İnsanlar yoksulluktan mı kanlarını, canlarını satacak durumdadır yoksa tembellikten mi?

Filmin içinde etik, ahlaki sınırları aşan birçok davranış vurgulanmıştır. Kan borsacılığı, hırsızlık, dolandırıcılık, hayal tüccarlığı, hilecilik… Ve tüm bunlar olurken filmin kahramanları sergiledikleri davranışlardan hiçbir rahatsızlık duymamaktadır. Yozlaşmış bir sistemin içinde yozlaşmış kişi olmak normal bulunur ve hayat akışında devam eder. Yetişkinler hayatı kısa yoldan yaşamaya çalışırken çocuk kahramanımız film boyunca hakkaniyet gözeten tek eril bireydir. Çok istediği ve hayalini kurduğu televizyona sahip olmak için emek emek kupon biriktirmektedir. Hatta bunun için abisinden azar dahi yer! Televizyon 70’li yılların hayal nesnesidir ve Kahraman’ın da en büyük hayalidir. Televizyonu olan evlerin camlarının dışından bakarak bu hayalin bazıları için ulaşılabilir olurken ötekiler için vitrinde kalacağı gerçeğiyle yüzleşir.

Ölmekte olan Kahraman’ın son istediğini yerine getirmeyi kendine görev edinen Halit ve Murat bir hafta içinde televizyon almak için para bulamayacakları için çalmaya karar verirler. Fakirseniz hayali gerçekleştirmek değil çalmak bile bölük pörçüktür. Önce bir çatıdan anten aşırılır sonraki gün de bir vitrinden televizyon! Büyük bir coşkuyla gece yarısı eve gelip televizyonu çalıştırdıklarında Kahraman’ı uyandırmak isterler ancak artık çok geçtir, Kahraman ölmüş, gerçekleşen hayalini görememiştir.

Film vizyona girdiği tarihte gişede başarı elde edemese de Türk Sineması için dram türündeki en iyi örneklerden biri olarak kabul edilir. Hep komedi ile izlemeye alışık olduğumuz Tarık Akan, Halit Akçatepe, Metin Akpınar, Kemal Sunal, Adile Naşit gibi isimlerin ters köşede de ne denli başarılı olduğunu kanıtladığı bir kurgu, umutsuzluğun, yoksulluğun, kaybetmişliğin topluma gerçekçi bir yansımasıdır Canım Kardeşim. İzledikten sonra çokça sızı ve çokça sorguyla kaldığınız, “kanınıza” dokunan bir film…

Author: Ataşehir Klinik Psikolog

Uzman Klinik Psikolog Sena Soysal, Ataşehir'de ergen, yetişkin, çift-aile, cinsel terapi alanlarında danışan görmekte ve klinik çalışmalarını sürdürmektedir.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

You may use these <abbr title="HyperText Markup Language">HTML</abbr> tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

*